Kurân-ı Kerim Nûr Suresi

Nûr Suresi

Medinede nazil olan bir süremizdir.

64 Ayet’den oluşur.

Kuran-ı Kerim’in yirmi dördüncü suresidir.

Altmış dört ayet, bin üç yüz on altı kelime ve beş bin üç yüz otuz harften oluşur. Fasılâsı be, râ, lâm, mim ve nun harfleridir.

Medenî surelerden olup, Haşr suresinden sonra nâzil olmuştur. Adını Allah’ın nurunu tasvir eden otuz beşinci ayetinden almaktadır.



Hârise b. Mudarrib, bu sure hakkında;

“Hz. Ömer bize Nisâ, Ahzâb ve Nûr surelerini öğrenin, diye yazılı emir gönderdi.” demişlerdir.

(Şevkâni, Fethul-Kadir, IV, 3)

“Allah semaların ve yerin nûrudur”.

Bu sure’yi celilede Nûr, kalplerde ve ruhlardaki belirtileriyle zikredilmektedir.

Nûr Suresi, bu belirtilerin meydana getirdiği edep ve ahlâk temellerine oturtulmuştur. Bunlar, kalbi ve hayatı aydınlatan ruhî, ailevî ve içtimaî ahlâklardır.

Bu belirtiler cihanşümul nûra bağlanmaktadır. Bunlar ruhlardaki nûr, kalplerdeki aydınlık ve vicdanlardaki berraklığı ifade etmektedir. Hepsi de bu büyük nurun parıltısından kaynaklanır.

Sure içerdiği cezaları ve mükellefiyetleri,edep ve ahlâkı, kuvvetli ve kesin bir şekilde tespitle söze başlar:

1. Ayet:

Bu, indirip hükümlerini farz kıldığı bir suredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık ayetler indirdi.”

Aile yuvasının korunması, kadın ve çocukların eğitimi ile ilgili önemli hükümleri de kapsayan bu surede yer alan konuları şöylece özetlemek mümkündür.

İkinci ayette zina eden erkek ve zina eden kadından her birine yüzer değnek vurulması bildiriliyor:

2. Ayet:

“Zina eden kadın ve erkeğin her birine yüzer değnek vurun. Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, Allah’ın dinini tatbik hususunda onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir topluluk da onların cezalarına şâhit olsun.”

İslâm hukukuna göre zina; arada nikâh akdi veya nikâh akdi şüphesi olmaksızın, aklî dengesi yerinde, ergin erkekle ergin kadının cinsel temasta bulunmasıdır. Zina suçu; zina eden kimsenin suçunu itiraf etmesi, kocasız olan kadının gebe kalması, zina fiilini dört kimsenin gözleriyle gördüklerine şahitlik etmesiyle sabit olur. Evli kimsenin zina etmesi halinde uygulanan recm (taşlayarak öldürme) cezası, Hz. Peygamber’in hadislerine dayanır. Zinada, dört tane görgü şahidinin istenmesi, cezada asıl amacın caydırıcılık olduğunu gösterir. Üçüncü ayette, zina eden erkekle kadının, ancak birbiriyle veya Allaha ortalı koşan birisiyle evlenmeye denk ve lâyık olduğu, bunların iffetli kimselerle evlenmeye lâyık olmadıkları bildiriliyor:

3. Ayet:

“Zina eden erkek, ancak zina eden veya Allah’a ortak koşan bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadın da, ancak zina eden veya Allah’a ortak koşan bir erkekle evlenebilir. Böyle bir evlilik müminlere haram kılınmıştır”

İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre, zina eden müslüman bu fiilinden dolayı tevbe eder ve kendini düzeltirse onunla evlenmek caiz olur.

Dördüncü ayette, zina isnadını ortaya atıp da bunu dört şahidle ispat edemeyenlere seksen değnek vurulması ve bunların şahidliklerinin ebediyyen kabul edilmemesi hükmü yer alır.

4. Ayet:

“İffetli kadınlara zina isnat edip de sonra bu iddialarını doğrulayacak dört şahit getiremeyenlere, seksen değnek vurun; onların şahitliklerini de ebediyyen kabul etmeyin. İşte onlar, fasıkların ta kendileridir.”

5. Ayet:

“Ancak, bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar, bu hükmün dışındadır. Çünkü Allah “Gafûrdur, Rahim’dir” bağışlaması ve merhameti boldur”

Zina isnad edene ceza uygulanmadan tevbe ederse, iftiraya uğrayan kadın onu affetmedikçe cezası hiçbir şekilde düşmez.

Kendi eşine zina isnadında bulunan kimse de bunu ispat için dört şâhid getirmek zorundadır. Getiremediği takdirde “Lian” hükmü uygulanır. Li’anda koca, kendisinin doğru söylediğine dört defa yemin eder; beşincide, eğer yalan söylediyse Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını söyler. Kadın da, kocasının yalan söylediğine dair dört defa yemin eder; beşincide, eğer kocası doğru söylemişse Allah’ın gazabının kendisi üzerine inmesini diler. Li’an yapıldıktan sonra nikâh akdi sona ermektedir.

6-7-8-9– Ayetler:

Hanımlarına zina isnat edip de, kendilerinden başka şahitleri olmayanların şahitliği, doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah’ı şahit tutup yemin etmesiyle olur. Beşinci defasında, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını diler. Beşinci defasında, kocası yalancılardan olduğuna dair Allah’ı dört defa şahit tutup yemin etmesi, cezayı kendisinden kaldırır. Beşinci defasında, kocası doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler” (6-9).

Yukarıdaki ilâhi hükümler, insan haklarını, kişilerin namus, iffet ve itibarını korumayı amaçlamaktadır.

10. Ayet

“Ya Allah’ın lütfu ve merhameti üzerine olmasaydı ve gerçekten Allah hikmet sahibi ve tevbeleri kabul eden olmasaydı(haliniz nice olurdu?)”.

11. Ayet

“Haberiniz olsun ki iftira ile gelenler içinizden bir takımdır. Onu,hakkınızda bir şer sanmayın. Belki hakkınızda bir hayırdır! Onlardan herbir kişiye o vebalden kazandığı(nisbetinde ceza vardır). İftiranın en büyüğünü yüklenene ise büyük bir azap vardır!”

Bundan sonraki on bir ayet, Hz. Âişe’nin iftiraya uğraması (İfk) ile ilgilidir. Hicretin beşinci yılında Medine’de, Mustalikoğullarına karşı çıkılan savaştan dönerken bir konaklama yerinde, ihtiyacını gidermek için, kendine ait mahfelden çıkıp uzaklaşan ve döndüğünde gerdanlığını düşürdüğünü anlayan Hz. Âişe, onu bulmak için geri döner. Bulup gelinceye kadar ordunun hareket ettiğini ve kendisine ait mahfelin ve bineğin götürüldüğünü görür. O tarihte kadınların örtünmeleri hakkında hükümler indiğinden, görevliler kapalı bulunan mahfeli, içini açıp bakmadan deveye yükledikleri gibi yollarına devam etmişler, Hz. Âişe’nin mahfelde bulunmadığını farkına varmamışlardı. Ordunun gerilerinde unutulan malzemeyi toplamakla görevli olan Safvân b. Muattal, Hz. Âişe’yi görünce, unutulduğunu anlamış ve yanındaki deveyi çökertip binmesini sağlamıştır. Kendisi deveyi yederek, arkadan orduya yetişmişlerdi. Başta Münafıkların reisi Abdullah b. Ubey olmak üzere bazı münâfıklar dedikoduya başlamış, Hz. Âişe (r.anhâ) hakkında çirkin iftirayı çıkarmışlardı. Hz. Âişe üzüntüsünden hastalandı. Allah Resulünün bu konuya ait sorularını cevapsız bıraktı. Cenab-ı Hakk’ın kendisini temize çıkaracağını ve durumunu O’na havale ettiğini söylemekle yetindi. Peygamberimiz bile Hz. Aişeye inanmamıştı. Ve Cenab-ı Haktan Hz.Aişe’i temize çıkartan ayetler nazil oldu.


12. Ayet

“Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda bulunup da: «Bu, apaçık bir iftiradır» demeleri gerekmez miydi?”

13. Ayet

“Onların (iftiracıların) da bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah nezdinde yalancıların ta kendisidirler.”

Bu inen ayetler, Yüce Allah, namuslu bir kadın hakkında ileri geri konuşanları, münâfık, iftiracı ve yalancı olarak niteledi ve onları azapla tehdit etti. Dört şahitle ispat edilmemiş olan ve hakkında hiçbir doğru bilgi bulunmayan bir konuda iftirayı dilden dile dolaştırmanın çirkinliğine işaret edildi. Buna göre, Kur’an Kerim, namuslu kadınları ahlaksızların iftirasından korumak için, zina isnadında dört şahidi şart koşuyor. Aksi halde iftiracının dünyada da ahirette de elem verici bir azaba uğratılacağı hatırlatılıyor:

“İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-i zanda bulunup da; “Bu apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların ta kendileridir” (12-13).

14. Ayet

“Eğer dünya ve ahirette Allah’ın lütuf ve merhameti üzerinde olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.”

15. Ayet:

“O sırada ki dillerinizle birbirinize aktarıyordunuz ve ağızlarınızla hiçbir ilminiz olmayan bir şey söylüyor ve onu kolay sanıyordunuz; halbuki o Allah yanında büyük bir günahtır.”

16. Ayet

“Onu işittiğiniz vakir: “Bunu söylemek bize gerekmez. Hâşâ bu bir büyük iftiradır!”desenizdi ya!”

17. Ayet

“Böyle bir şeye asla dönmeyesiniz eğer mü’min iseniz”diye.

18. Ayet

“Allah size va’z veriyor ve sizin için ayetleri böylece açıklıyor. Allah herşeyi hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir!”

19. Ayet

” Mü’minler içinde edepsizce sözlerin yayılmasını arzu edenler için, muhakkak dünya ve âhirette elem verici bir azap vardır. Siz bilmediğiniz halde Allah bilir.”

20. Ayet

” Ya siz üstünüze Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve merhametli olmasaydı ( haliniz nice olurdu)?!”

21. Ayet

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, şüphe yok ki o çirkinlik ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve merhameti olmasaydı, içinizden hiç kimse asla temize çıkamazdı. Fakat Allah, dileğini temize çıkarır, Allah işitendir, bilendir.”

22. Ayet

Yirmi ikinci ayette bu gibi fitne ve dedikoduların yine de, müminler arasında uzun süren kin, buğz ve nefrete yol açmaması, müminlerin birbirini affetmesi gereği üzerinde durulur. Ayetin sonunda da; Allah’ın sizi affedip bağışlamasını sevip arzu etmez misiniz?” buyurulur. Hz. Ebû Bekir (r.a) çok yoksul olan teyzesinin oğlu Mistah’a önceleri yardım ederdi. Hz. Âişe’ye iftira dedikodusuna onun da adı karışınca, bundan sonra artık Mistah’a yardımda bulunmayacağına dair yemin etti. Mistah hem Muhâcirlerden, hem de Bedir gazvesine katılan sahabelerdendi. Ayrıca İfk olayında onun kötü bir niyeti yoktu. Yukarıdaki ayet inince, Hz. Ebû Bekir onu affetmiş ve yardıma devam etmişti.

23. Ayet

Şüphesiz namuslu ve birşeyden habersiz mü’min kadınlara (zina iftirası) atanlar dünyada ve ahirette lânetlenmişlerdir ve onlara büyük bir azap vardır.”

24. Ayet

O gün, yaptıklarına aleyhlerine dilleri, elleri ve ayakları şahitlik edecektir.”

25. Ayet

“O gün Allah onlara hak cezalarını tamamen verecek ve Allah’ın âşikar hak olduğu bileceklerdir.”

26. Ayet

” Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bunlar iftira edenlerin dediklerinden uzaktırlar. Kendilerine bir bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”

Yirmi yedi-otuz üç arası ayetler, müminlerin ev ziyaretlerinde uyacakları âdâb ve kuralları, kadınların giyinme (tesettür) esaslarını bildirir. İslâm dini herkesin mal, can, namus, mesken ve iş yerini tecavüzden korumuştur. Bunun için selâm vermeden, izin almadan, ev sahibiyle bir alışkanlık sağlamadan, başkasının evine girmeyi yasaklamıştır. Diğer yandan başkasının kapı ve penceresinden içerisini gözetlemeyi günah saymıştır. Ancak içinde oturulmayan, terkedilmiş evlere girmekte bir yarar varsa, izinsiz girilebileceğine işaret edilmiştir:

27. Ayet

“Ey iman edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin almadan ve sakinlerine selâm vermeden girmeyin. Düşünseniz bu sizin için daha hayırlıdır.”

28. Ayet

“Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilmedikçe içeriye girmeyin. Eğer size “geri dönün” denilirse, hemen dönün. Bu davranış sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı çok iyi bilir.”

29. Ayet

“İçinde eşyanız bulunan boş binalara izinsiz girmenizde bir sakınca yoktur. Allah, sizin açığa vurduğunuzu da bilir, gizlediğinizi de”

İnanan erkeklere gözlerini ve iffetlerini haramdan korumaları bildiriliyor:

30. Ayet

“Ey Muhammed! Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını ve namuslarını korusunlar. Böyle davranmak onlar için daha temiz ve daha hayırlıdır. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklarından haberdardır”

Peşinden gelen ayette de inanan kadınlara göz ve iffetlerini korumalarına ilâve olarak, görünen kısımlar dışında süs yerlerini açmamaları ve başörtülerini yakaları üstüne salıvermeleri emrediliyor. Ayette; el ve yüz dışındaki süslerini ve süs yerlerini görebilecek erkek hısımlar şöyle sıralanıyor:

31. Ayet

Ey Muhammmed! Mümin kadınlara söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar, görünmesi zarurî olanlar hariç zinetlerini göstermesinler. Baş örtülerini yanlarına sarkıtsınlar. Ziynetlerini kendi kocalarından veya babalarından veya kocalarının babalarından veya kendi oğullarından veya kocalarının oğullarından veya kendi kardeşlerinden veya kardeşlerinin oğullarından veya kız kardeşlerinin oğullarından veya kadınlarından veya sahip oldukları cariyelerden veya cinsi iktidarı olmayan hizmetçilerden veya kadınların mahrem yerlerini henüz anlayacak çağda olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerini başkalarına bildirmek için ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allaha tevbe edin ki, kurtuluşa eresiniz”

Kadınların da erkeklere şehvetle bakması yasaklanmıştır. Ancak alım-satım, iş, muhakeme gibi günlük medeni münasebetler gereği, şehvetle olmamak şartıyla kadının, karşı cinsten birine tesettürlü olarak bakmasında bir sakınca görülmemiştir. Çünkü, bir bayram günü Habeşli oyuncular Medine’de, mescidin yanında kılıç-kalkan oynarken, Hz. Peygamber (s.a.s) onları seyrediyordu. Aynı zamanda Peygamberin arkasında duran Hz. Âişe de bıkıncaya kadar seyretmiştir.

32. Ayet

“Bir de sizden olan bekarları ve kölelerinizden, cariyelerinizden salihleri evlendirin; eğer fakir iseler Allah onlara fazlından zenginlik verir! Allah çok lütufkârdır, herşeyi bilendir!”

Kurtubî, kadınların başörtülerinin yakaları üzerine gelecek şekilde örtünmesi ile ilgili ayeti tefsir ederken şöyle der: “Tesettür ayeti inmeden önce müslüman kadınlar, başörtülerini iki omuzları arasından salıverirler, kulakları ve boyunlarıyla göğüslerinin önemli bir kısmı açık kalırdı. Saçlarının da bir bölümü görünürdü. Yüce Allah, ilgili ayetle bu şekil örtünmeyi yasakladı ve başörtülerinin iyice örtecek şekilde bağlanmasını emretti.

Otuz ikinci ayette bekârların, köle ve cariyelerin evlendirilmesi görevi ilgililere emredilir. Evlenme imkânı bulamayanların da bu imkâna kavuşuncaya kadar iffetlerini korumaları hatırlatılır.

33. Ayet

Ayetin devamında, cariyelerin para karşılığı fuhşa zorlanmamaları, eğer zorlanırlarsa, Allah’ın onlara mağfiret ve rahmet nazarıyla bakacağı bildirilir. Ayrıca kölelerin belli bir para veya mal karşılığında serbest bırakılması ve bu yolda sözleşme (mükâtebe) yapılması öngörülür.

34. Ayet

” Andolsun ki, size açıklayıcı âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan misaller ve takva sahiplerine bir nasihat indirdik.”

35. Ayet

“Allah, göklerin ve yerin nurudur. ”

“Allah Teâlâ, gökleri ve yeri güneşlerle aydınlatıp karanlık perdesini kaldırmıştır. Zeytindeki yağın ışık ve enerji kaynağı olması gibi, kâinatı aydınlatan güneşin yakıtı da kendisindendir. İbn Abbas’a göre, Allah göklerdeki ve yerlerdeki şeyleri kendi nuruyla doğru yola ileticidir. Doğru yolu bulan her varlık, ancak Allâh’ın hidayetiyle bulabilmiştir. Bazı alimler de Allah’ın gökleri meleklerle, yeryüzünü de peygamberler ve sâlih kişilerle aydınlattığını söylerler.

36. Ayet

O evlerde ki Allah onların yükseltilmesine ve içlerinde isminin zikredilmesine izin vermiştir;onlarda sabah ve akşam üstleri O’na tesbih ederler.

37. Ayet

Otuz yedinci ayette, kişilik sahibi gerçek müminleri ne alışverişin, ne de ticaretin Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamayacağı bildirilir.

38. Ayet

“Çünkü Allah kendilerine işledikleri amellerin en güzeliyle mükafat verecek fazlından da ziyadesini bahşeyleyecektir ve Allah dilediğine hesapsız rızık verir.”

39. Ayet

Ayetlerin devamında küfre düşenlerin içinde bulundukları mânevî sıkıntı ve ruhsal çöküntü en güzel benzetmelerle ifade edilir: Engin bir denizde üst üste dalgalar, onun üstünde simsiyah bulutlar, kişi elini çıkarsa onu bile göremeyeceği bir karanlık bu benzetmelerdendir: “Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve davranışları) derin ve engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir. (öyle bir deniz) ki, onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de bulutlar. Birbiri üstüne karanlıklar… İnsan, elini çıkarıp uzatsa, nerdeyse onu dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr vermemişse, artık o kimsenin ışık ve aydınlıktan nasibi yoktur”

40. Ayet

” Yahut derin bir denizdeki karanlıklar gibidir ki, onu bir dalga kaplıyor, onun üstünde bir dalga daha üstünde de bulut. Birbiri üstüne karanlıklar. İnsan elini çıkarsa, neredeyse onu bile göremez. Bir kimseye Allah nur vermemişse artık onun için hiç bir nur yoktur.”

41. Ayet

Kırk birinci ayetten itibaren, tabiat olaylarına dikkat çekilir. Allah Teâlâ’nın varlığına, birliğine, gücüne delâlet eden açık belgeler sıralanır. Göklerde ve yerlerde bulunanların, dizi dizi kuşların Allah’ı tesbih etmekte olduğuna işaret edilir. Tesbih; çokluk ifade eden ve “sebh” kökünden türetilen bir mastardır. Kök anlamı; suda ve havada hızlı geçiş ve hareket demektir. Güneş ve yıldızların kendi yörüngelerindeki hareketlerine de tesbih denilmiştir. Terim olarak tesbih; her şeyi belli kanun, kural ve ölçülere göre hareket halinde bulunduran Allâh’ı, her türlü eksik sıfatlardan tenzih etmektir. Bu duruma göre, varlık âleminde yer alan her şey, yaratıldığı amaca yönelik olarak hareket edip, tesbihini sürdürmektedir.

42. Ayet

Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır, dönüş de ancak Allah’adır.”

43. Ayet

“Görmez misin ki Allah, bulutları sevk eder. Sonra, onları kaynaştırıp üst üste yığar. Nihayet yağmurun, onların arasından yağdığını görürsün. O, gökten, oradaki dağ (gibi bulut)lardan dolu indirir de onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de geri çevirir. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri alacak.)”

44. Ayet

” Allah gece ile gündüzü çevirip duruyor. Şüphe yok ki, bunda gözü olanlar için muhakkak bir ibret vardır.”

45. Ayet

Kırkbeşinci ayette her canlının sudan yaratıldığı, hareket eden hayvan türlerinin karnı üzerinde veya iki ya da dört ayak üzerinde yürüyenler olmak üzere üçe ayrıldığı belirtilir: “Allah, bütün canlıları sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür… Allah dilediğini yaratır; Çünkü Allah her şeye kadirdir”

46. Ayet

And olsun ki gerçekten açıklayıcı ayetler indirdik ve kimi dilerse Allah onu doğru yola hidayet eyler!”

47. Ayet

“Allah’a da resule de inandık ve boyun eğdik” diyorlar,bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor.Bunlar inanmış kimseler değildir.”

48. Ayet

“Aralarında hukmetmesi için Resulü ile Allaha davet olundukları vakıt da bakarsın bunlardan bir kısmı çekinirler.”

49. Ayet

“Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar.”

50. Ayet

“Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler,yahut da Allah’ın ve resulünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar?Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir.”

51. Ayet

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak «İşittik ve itaat ettik» demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.”

52. Ayet

“Kim Allah ve Resulüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na sığınırsa, işte murada erecek olanlar bunlardır.”

53. Ayet

“Emir verirsen çıkacaklarına dair büyük yemin ettiler.De ki: “Boşuna yemin etmeyin,itaat belli bir şeydir;Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

54. Ayet

De ki: ” Allah’a itaat edin ve Peygambere itaat edin. Yine dinlemezseniz, artık Peygamber’in sorumluluğu kendine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz hidayete erersiniz. Peygambere düşen ancak bir tebliğdir.”

55. Ayet

“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”

56. Ayet

Hem namazı kılın, zekatı verin ve Peygambere itaat edin ki, rahmete erdirilesiniz.”

57. Ayet

“İnkarcıların yeryüzünde Allah’ı âciz bırakabileceklerini zannetme,onların gideceği yer ateştir,bu gerçekten kötü bir son!”

58. Ayet

Elli sekizinci ayetten itibaren, yeniden aile için âdâb ve münasebetlere yer verilir. Evdeki köle, cariye, hizmetçi ve bir de henüz büluğ çağına gelmeyen erkek çocukların; sabah namazından önce, öğle sıcağından bunalıp elbisenin çıkarıldığı saatte ve yatsı namazından sonra olmak üzere günde üç vakitte, evin efendisiyle hanımın yatak odasına veya dinlenme bölümüne izin istemeden girmeleri yasaklanmıştır. İslâm’ı yaşayan bir ailenin yirmi dört saati planlı ve programlıdır. Namaz, dinlenme ve uyuma vakitleri belli ve ölçülüdür. Kur’an bununla, müslümanlara, düzenli bir aile hayatı telkin etmektedir. Bu üç vaktin dışında bir ailenin kendi evlerinin içinde bile rastgele dekolte kıyafetlerle utanç yerlerini açık bulundurmasının sakıncalarına işaret ediliyor. Çocukların tam bir edeb ve terbiye sınırları içinde yetiştirilmesi amaçlanıyor.

59. Ayet

“Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde, kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi onlar da izin istesinler. İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar. Allah alîmdir, hakîmdir.”

60. Ayet

“Artık evlenme ümidi beslemeyen, hayızdan ve doğumdan kesilmiş yaşlı kadınların zinetlerini göstermeksizin dış elbiselerini çıkarmalarında kendileri için bir günah yoktur. Ama yine sakınmaları onlar için daha hayırlıdır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Altmışıncı ayette ay hâli ve doğurganlıktan kesilmiş yaşlı kadınların sokak kıyafetlerine temas ediliyor ve genç kadınlara verilmeyen ruhsat onlara veriliyor. Bu yaşlı hanımların, Kur’an-ı Kerim’de belirtilen başörtülerini, yine emredilen şekilde örtünmeleri şartıyla çarşaf, manto ve benzeri dış elbiselerini giymeyip entarileriyle sokağa çıkmalarında bir sakınca olmadığı açıklanıyor. Bununla birlikte annelik, ninelik, kadınlık vakarına yakışanı yapmaları, yani dış elbiselerini giyinerek, o şekilde sokağa çıkmaları tavsiye ediliyor. Bunun saygı görmeleri bakımından kendileri için daha hayırlı olacağı hatırlatılıyor.

61. Ayet

Köre güçlük yoktur, topala güçlük yoktur, hastaya da güçlük yoktur. Kendi evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin evlerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya anahtarlarına sahip olduğunuz evlerde ya da dostlarınızın evlerinde yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı olarak yemek yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selâm verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.”

Altmış birinci ayette, kendilerine evin anahtarları teslim edilen kahya, bahçıvan; kör, topal ve hasta gibi kimselerin bu evdeki yiyeceklerden yemesinde bir sakınca olmadığı belirtilir. Yine, bir kimsenin izin almaksızın, kendi evinde, babasının, annesinin, erkek ve kız kardeşlerinin, amcalarının, halaların, dayıların, teyzelerin evlerinde veya anahtarlarına sahip (kahya gibi) bulunduğu evlerde yemek yemesinde bir sakınca yoktur. Yemek topluca veya ayrı ayrı da yenebilir. Cahiliye devrinde bazı kabilelerin sahip olduğu bir anlayış vardı. Bu cahili anlayışa göre bir kimse tek başına yemek yemez, mutlaka onunla birlikte birileri gelip yeyinceye kadar aç kalırdı. Bu ayetin inmesinden sonra bu cahili anlayışa son verildi. Burada birlikte veya ayrı ayrı yemek yemek karışık ve ihtilaflı bir şekilde kadın erkek bir arada yemek demek değildir. Bu ayetle bir kimsenin tek başına yiyemeyeceği gibi cahili bir anlayışa son veriliyor. Yoksa kadınlı-erkekli yemeğe izin veriliyor anlamını taşımaz. Ayetin sonunda; müslümanların kendilerine ait evlerine girerken de, içinde kimse bulunsun bulunmasın, selâm vermeleri tavsiye ediliyor. Bunda, hayır, bereket, esenlik ve rahmet bulunduğuna dikkatler çekiliyor.

62. Ayet

“Müminler, ancak Allah’a ve Resûlüne gönülden inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile ortak bir iş üzerindeyken ondan izin istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resûlüm!) Şu senden izin isteyenler, hakikaten Allah’a ve Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise, bazı işleri için senden izin istediklerinde, sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar için Allah’tan bağış dile; Allah mağfiret edicidir, merhametlidir.”

63. Ayet

“(Ey inananlar!) Peygamberin (sizi) çağırmasını aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. İçinizden biribirini siper ederek sıvışıp gidenleri Allah gerçekten bilir. Artık onun emrine muhalefet edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya elem dolu bir azaba uğramaktan sakınsınlar.”

64. Ayet

“Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. O, sizin ne yolda, ne durumda olduğunuzu iyi bilir. Huzuruna döndürüleceğiniz günde ise, yapmış olduklarınızı hemen size bildirir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.”

Kaynaklar:

Prof. Dr. Hamdi Döndüren : Türkçe Meali-Tefsir

Elmalılı Hamdi Yazır : Türkçe-Meali

DİB Kuran Yolu: Türkçe-Meali

Diyanet İşleri Başkanlığı: Türkçe-Meal

Diyanet Vakfı: Türkçe-Meal

Www.acikve.net

Www.instagram.com/acikvnet

Www.twitter.com/acikve_net

www.facebook.com/acikvenetinternet


"Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen bir HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir." Hz. Mevlana

Bir cevap yazın