İSTANBUL’UN ÇİÇEĞİ; LALE

 

İstanbul’un fethiyle şehre gelen lale, İstanbullu oldu. İstanbul’u sevdi, bu topraklarda büyüdü, İstanbul’un çiçeği oldu. Roma, Bizans, Latin ve Osmanlı imparatorluklarına başkentlik yapan, yerleşim tarihi 300 bin yıl öncesine kadar uzanan İstanbul, fetihten sonra Fatih Sultan Mehmet’in emriyle yeniden düzenlendi. Bahçeler lalelerle süslendi.

Lale’nin Anlamı

Lale, esas olarak Türkçe’ye Farsçadan geçmiş bir sözcük. Bir değerli yaş olan ”lal”e gönderme yaparak ”kırmızı” anlamında kullanılır. Bir ismi de ”gül-i ateş, reng”, yani ateş renginde güldür. Kırmızı lale, birbirinden farklı anlamlar taşır. Bir ülkü uğruna savaşan askerlerin kanları da, dökülen aşk gözyaşları da hep kırmızı laleler yeşertir topraktan.

Kanuni Sultan Süleyman Dönemi’nde İstanbul’da bulunan Avusturya elçisi Ogier Ghislain de Busbecq, notalarında, Türklerin bu bitkiye ”tulipan” dediklerini belirtiyor. Sözcüğün, sarık anlamında ki ”türban”dan ya da kavuğa sarılan kumaş olan ”tülbent” sözcüğünden geldiği kanısı yaygın. Busbecq’in İstanbul’dan Avrupa’ya götürdüğü bitkiler arasında, lale soğanlarının da olduğu bilinmekte. Busbecq, hatıratında, hayatında ilk feda karşılaştığı bu çiçeğin Edirne ile İstanbul arasında ki tarlalarda yetiştirildiğini, kendisinin de laleyi ilk kez 1554 ilkbaharında, bu yoldan geçerken gördüğünü yazıyor.

Bugün Türkiye’de lalenin 15 türü saptanmış durumda. Bunların içindeki 3 tür sadece bulunduğu yere özgü. Lale soğanlarının dikimi, Eylül ile Kasım ayları arasında yapılıyor. Çiçeklenme zamanı da, Şubat ve Mayıs ayları arasında gerçekleşiyor.

Osmanlı’da Lale Etkisi

Lale üretimi üzerine ilk çalışmaların Osmanlı Dönemi’nde başladığı görülür. Lalenin ıslah edilerek çeşitlendirilen bir çiçek haline gelmesi, ilk olarak İstanbul’da gerçekleşir. Kanuni Sultan Süleyman’ın şeyhülislamı Ebussuud Efendi, lale soğanı üzerine uğraş verir, seçme ve melezleme çalışmaları yapar. İlerleyen zamanlarda lale seyrinin zevki tüm gönülleri sarar.

İhtişam göstergesi Topkapı Sarayı’nın bahçeleri laleyle donatılır. Lale bahçeleri ”lalezarlar” ise, saray ve konakların en gözde yerleri haline gelir.

Lale Avrupa Yolunda

Osmanlı topraklarında yaygın olarak görülen lalenin ilk yolculuğu, elçi Busbecq aracılığıyla olur. Busbecq, lale soğanlarını Avusturyalı botanikçi Carolus Clusius’a gönderir. Viyana Botanik Bahçesi’nin direktörlüğünü yapan Clusius, bütün Avrupa’yı dolaşır. Bu sırada, İstanbul’dan birçok soğanlı bitki temiz eder. 1593 yılında Hollanda Leiden Üniversitesi’nde botanik bahçesi müdürü olduğunda, beraberinde getirdiği soğanlı bitkiler de burada yerini alır. Clusius, laleyi Hollanda’da etkin biçimde yetiştirir ve çeşitlendirir. Hatta laleyi Avrupa’da ilk yetiştiren kişi olarak bilinir. Hollanda’ya giden lale soğanlarından, melezleme yoluyla yeni türler elde edilir. Öyle ki lale daha sonraları, Osmanlı Devleti’ne Hollanda’dan getirilmeye başlanacaktır. Avrupa’da ”lale çılgınlığı”nın yaşandığı dönemde, resimlerde laleye sıkça rastlanır. Laleler, natürmortların vazgeçilmezlerindendir.

Sanat Eserlerinde Lale İzleri 

Sanatın her dalında heyecan verici gelişmelerin yaşandığı 16.yüzyıl İstanbul’u, lale içinde bir dönüm noktasıdır. Bu dönem, gülün yanı sıra lalenin de güzellik ve aşk simgesine dönüşme zamanıdır. Lale için yazılan şiir ve nesirler, ”Lalename” denilen risalelerde toplanır. 17. yüzyıla gelindiğinde, lale artık en sevilen çiçeklerden biridir. Ne ellerden düşer ne dillerden… Lalenin pek çok çeşidi üretilmeye başlanır. Sultan IV. Mehmet zamanında, bir ”çiçek akademisi” kurulur. Padişahların eğlence meclislerinin betimlendiği 16. ve 17. yüzyıl minatürlerinde, vazolar içindeki laleler dikkat çeker. Sonraki yüzyılda da lale, iç mekanlarda, laledanların içinde endam eder. Osmanlı laledanları, her birine bir tek lale konmak üzere tasarlanır.

Minyatürlerde, çiçeğin kimi zaman padişahın meclisinde billur vazolarda yer bulduğu, kimi zaman da uzaklardaki bir menzilin dağlarında, ovalarında bittiği görülür. Lale motifi padişah kaftanlarıysa, dokuma sanatının ve çiçek sevgisinin en mükemmel örnekleri niteliğindedir.

Çelebi Sultan Mehmed’in 16.yüzyılda yapılan bir portresinde, hükümdarın üzerinde göz alıcı desenli bir kaftanla oturduğu görülüyor. Osmanlı Sarayı için üretilen İtalyan kumaşlarında, lale motifleri göze çarpıyor. Kanuni Sultan Süleyman’a ait olan iri kırmızı lalelerle donatılmış tören kaftanı, bu İtalyan kumaşlarının en önemli örnekleri arasında.

Lale Devri

Osmanlı Devleti’nin Pasarofça Antlaşması’yla girdiği barış dönemi, Lale Devri adıyla yanaşır. Bu dönemde, III. Ahmet, laleye düşkünlüğüyle bilinir. III.Ahmet’in Harem’de kendisine Has Oda olarak yaptırdığı mekan, bezemelerinde ki betimlemeleri nedeniyle Yemiş Odası olarak anılır. Laleye tutkuyla bağlanan padişah, lale şenlikleri düzenlemesini ister. Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın düzenlediği şenlikler, her yıl sabırsızlıkla beklenir hale gelir. Lale Devri’nde, ünlü nakkaş Levni’nin fırçasından çıkan resimlerde,  güzeller ellerinde lale tutar, başlarına lale takarlar.

Batı kültürü için son derece önemli olan 18.yüzyıl, Osmanlı kültürü için de yönlendirici ve yenileyici olur. Lale Devri, bu yenilenmenin başlangıcını işaret eder. Lale, Osmanlıların ”güzele” ve sanata verdiği önemin sembolü olarak tarihe adını yazar. Lale Devri’nde görülen, sanat alanında lalenin bu işlenme ve kullanılma hali, aslında Selçuklu dönemine dek uzanır. Osmanlı Döneminde lale, çinilerde de sıklıkla görülür. Beyaz zeminde ki lacivertlerle, firuzelerle, mercan kırmızıları ve zümrüt yeşilleriyle rastlanır laleye. Osmanlı’nın laleye verdiği önemde, dinsel boyut oldukça önemli paya sahiptir. Farsça bir sözcük olan lale, Arap harfleriyle yazıldığında, Allah kelimesinde ki bütün harfleri kapsar. Lalenin camii süslemelerinde sıklıkla görülme nedeni esas olarak burada yatar. Arap harfleriyle yazılan lale, tersten okunduğunda ”hilal” kelimesi ortaya çıkıyor. Bu ise, aks-ı lale, yani lalenin yansıması olarak tanımlanıyor. Edirne Selimiye Camii’nde ki müezzinler mahfelinin ayaklarından birindeki ters lale kabartması, taş lale işlemelerinin en ünlülerindendir.

Şiirde, Gazelde, Sözde… 

Şiirde laleye ilk olarak Mevlana’nın rubailerinde rastlanır. Bu dizeler, lalenin gülle yan yana anılmasını o tarihlere kadar geri götürür ve lale bahçelerinin varlığını gösterir. Lalenin içindeki, dıştan görünen siyah, tasavvufta karasevda olarak yorumlanır. Taç yapraklarının yukarıya doğru duruşuyla bir dervişin dua edişindeki edanın birbirini andırması, bu özel çiçeğin inanç boyutunu anlatır. Lalenin ilk olarak yetiştiği topraklar tartışılsa da, şiirler hep Doğu’ya atıfta bulunur. Bu ateşli çiçek, güzelliğin sembolü olur.

Bugün İstanbul’un ünlü semtlerinden Laleli, bir görünüşe göre adını 18.yüzyılda orada bulunan Laleli Çeşme’den alır. Cemal Süreya’nın Üvercinka’sında, 1950’lerin İstanbul’u ile birlikte ”Laleliden dünyaya doğru giden bir tramvay” geçip gider.

Lale Devri’nin Divan şiirlerinde, gazellerin, şarkıların vazgeçilmezi yine laledir. Sevgilinin yanağı ve aşığın gözyaşları laleden daha kırmızıdır. Halk şiirinde de, lale sıkça yer bulur kendine. Karacaoğlan’ın 17.yüzyıl Anadolu yaşantısını tüm canlılığıyla yansıtan koşmalarında, lale baharı getirir.

Şiirlere konu olan laleler, zaman içinde farklı isimler edinirler. Lale Devri’nin lale tutkunları baharın başında Kağıthane’nin zümrüt çayırlarında, Sadabad’da açılan ilk laleye ”Merhaba” ismini verirler.

 

 

Www.instagram.com/acikvnet

Www.twitter.com/acikve_net

 


Bir cevap yazın